Kriz Zamanlarında Toplum Ahlâkı
Toplumlar ve özellikle toplumu oluşturan insanlar, bolluk zamanlarında değil, daraldıkları anlarda tanınır. Refah, kusurlarımızı gizler; kriz ise üzerimizdeki örtüyü kaldırır. O yüzden kriz dönemleri sadece ekonomik ya da siyasi tablolar üretmez, aynı zamanda vicdanların fotoğrafını çeker. Aynı sokakta birinin elindekini sakladığı, diğerinin paylaşmayı tercih ettiği anlar tam da bu yüzden ayırt edicidir. Kriz, insanı değiştirmez; insanın kim olduğunu ortaya çıkarır.
Zor zamanların ilk imtihanı, menfaat ile merhametin karşı karşıya geldiği noktada başlar. Fırsatçılık, krizi bir kazanç alanı olarak okur; dayanışma ise onu bir sorumluluk çağrısı olarak görür. Bugün yaşananlar, toplumun kaynak yetersizliğinden çok, paylaşım ahlâkındaki zayıflığı işaret ediyor. Zira tarih defalarca göstermiştir ki toplumlar parasızlıktan değil, güven kaybından çöker. İnsanların birbirinden şüphe ettiği yerde, en güçlü sistemler bile ayakta kalamaz.
Kriz anlarında belirleyici olan yalnızca yaşananlar değil, yaşananların nasıl tanımlandığıdır. Panik dili, belirsizliği büyütür; korkuyu hızla yayar ve insanı kendi kabuğuna çeker. Herkesin önce kendini kurtarmaya çalıştığı bir atmosfer üretir. İmtihan dili ise insanı sorumlulukla baş başa bırakır. “Ne yapmalıyım?” sorusunu diri tutar. Bu dil, pasif bir kabulleniş değil; ahlâkı harekete geçiren bir şuur hâlidir. Panik, bencilliği normalleştirirken; imtihan, hesap verme duygusunu canlı tutar.
Mesela bugün haber başlıklarında sıkça karşılaştığımız tablo, yalnızca ekonomik bozulmayı değil, ahlâkî eşiklerin hızla düştüğünü gösteriyor. Fahiş fiyatlar, stokçuluk, yardımların suistimali ve dijital mecralarda dolaşıma sokulan korku dili… Bunların hiçbiri tesadüf değil. Toplumun ayakta kalıp kalamayacağını belirleyen şey vicdandır. İç denetimin çöktüğü yerde, kanunlar bir şey yapamaz. Yapsa da uzun ömürlü olmaz.
Bu tarz çözülmeler imandan beslenilmezse ahlaki çöküşü meydana getiriyor ve bir de normalleşiyor. Nefsine bahane arayan, “Herkes böyle yapıyor.” deyip vaziyeti kurtardığını düşünüyor. Oysa bu ifade, krizin zorlayıcılığından çok, ahlâkî zaafiyetin itirafıdır. Herkesin yaptığı şey, doğru olanı belirlemez. Aksine, kriz zamanlarında doğru olan, çoğu zaman azınlığın omzuna yüklenen ağır bir sorumluluktur. Toplumlar, zor zamanlarda verilen küçük ama hak ve adalete dayalı kararlarla ya güçlenir ya da içten içe çürür.
Tam da bu noktada Ramazan, sadece bir ibadet ayı olarak değil, içtimai bir direnç ve tamir zemini olarak anlam kazanır. Oruç, tüketim refleksini sınırlar; insanı kendi ihtiyacıyla başkasının ihtiyacı arasında düşünmeye zorlar. Zekât ve sadaka, servetin dolaşımını sağlar; iftar sofraları ise kopan bağları yeniden kurar. Ramazan, krizi inkâr etmez; ama onu ahlâkî bir direniş alanına dönüştürür.
Krizler gelip geçer. Piyasalar toparlanır, gündem değişir, haber başlıkları unutulur. Fakat kriz anlarında sergilenen ahlâk, toplumun hafızasında kalır. Asıl mesele, zor zamanlar bittiğinde geriye ne kaldığıdır. Daha güçlü bir dayanışma mı, yoksa daha derin bir güvensizlik mi?
Bu dosya, krizi konuşmak için değil; kriz karşısında kim olduğumuzu hatırlamak için hazırlandı. Çünkü mesele, yaşadığımız şartlar değil; o şartlar altında neyi seçtiğimizdir.