SAHİP OLDUĞUN MU, OLDUĞUN MU?
Kıymetli Okurlarımız,
Günümüz dünyasında “değer” kavramı, ne yazık ki soğuk rakamların, parıltılı vitrinlerin ve yapay algıların arasına sıkışmış durumda. Bir insanın kıymeti; banka hesabındaki sıfırlarla, kartvizitindeki unvanlarla ya da dijital mecralardaki anlık görünürlüğüyle ölçülür hale geldi. Toplum, insanı artık ruhuyla değil, üzerine giydiği sosyal etiketlerle tanıyor. Ne kadar çok “tüketiyorsak” o kadar “var” sayıldığımız bu çağda, başarı kriterleri de tamamen niceliğe hapsedilmiş vaziyette.
Oysa bu popüler terazi, insanı değil, yalnızca onun etrafındaki eşyayı ve dekoru tartıyor; bizi biz yapan özü ıskalayıp sadece kabuğu puanlıyor. Şunu çok iyi anlamalıyız ki; istiflediğimiz nesneler ve dışa ait başarılar sadece vitrinimizi süsleyen emanetlerken, asıl değerimiz karakterimizle mayalanan ve ruhumuzun derinliklerinde inşa edilen o sarsılmaz duruşta gizlidir. Dışarıya ait olan her şey geçici birer aksesuar, ruh, akıl, vicdan ve kalbe ait olanı bilmek ise insanın bizzat kendisidir.
İnsanı asıl kıymetli kılan, elindeki imkânlar değil, o imkânlarla nereye yöneldiğidir. Kur’ân’ın “Duanız olmasa ne ehemmiyetiniz var?” hitabı, tam da bu noktada, zamanımızda yanlış anlaşılan değerin merkezini yerinden oynatır. İnsan, dua ile kendi sınırını görür ve sonsuza yönelir. Bu manevi yöneliş, değeri dünyevi hayattan koparıp soyutlamaz; aksine onu ait olduğu sağlam temele, doğru zemine oturtur. Zira insan, avuçlarında tuttuklarının geçiciliğiyle değil, kalbini bağladığı hakikatin sonsuzluğuyla gerçek anlamını kazanır. Bediüzzaman Hazretleri “insaniyet-i kübra olan İslamiyet” derken, tam da bu geniş ufkun bir yansımasını ifade ediyor olsa gerek. İnsanı asıl büyüten, maddi varlığını nicelik olarak çoğaltması veya ego merkezli biriktirme hırsı değil; kendi dar kalıplarını kırıp nefsini aşabilme iradesidir.
Nefsini ve arzularını varlığının merkezine koyan insan, ne kadar çok şeye sahip olursa olsun iç dünyasında giderek daralır ve boğulur. Oysa yüzünü hakikate dönen, pusulasını manaya çeviren insan, kâinat kadar genişler ve ferahlar. Bugün şahit olduğumuz derin değer kaybı ise tam olarak bu kırılma noktasında başlıyor: İnsan, her şeyin ölçüsü olarak yalnızca kendi sınırlı aklını ve heveslerini görmeye başladıkça, aslında bizzat “ölçünün kendisini” kaybediyor. Kendi gölgesini dev sanan insan, ışığın kaynağını unuttuğu için karanlıkta kalıyor.
Modern dünyanın en belirgin çelişkisi de bu: İmkânlar artıyor, fakat insanın iç dengesi zayıflıyor. Eşyaya verilen değer yükseldikçe; sadakat, merhamet ve doğruluk gibi insanı insan yapan erdemler geri plana itiliyor. Oysa bir eser, sanatkârına olan nispetiyle kıymet kazanır. İnsan da kendini kime ve nereye nispet ediyorsa, değeri oradan gelir. Dünya ile kurulan bağ insanı sınırlı bir değerde tutarken, sonsuza yönelen bir bağ ona bambaşka bir ufuk açar.
Bu ayki dosyamızda, sahip olduklarımızın ötesine geçip, “olduğumuz” yere bakmanın imkânlarını tartıştık. Değeri dışarıdaki gürültüde aramak yerine, içeride yeniden inşa etmenin yollarını hatırlatmak istedik.
Keyifli okumalar…