YALNIZ DEĞİLSİNİZ
Geçenlerde telefon rehberimdeki yüzlerce isme, sosyal medyadaki uzayıp giden arkadaş listelerine bakarken düşündüm: İnsanlık tarihi boyunca hiç bu kadar ulaşılabilir, bu kadar kalabalık ve bir o kadar da yalnız olmuş muyduk?
Bir tuşla dünyanın öbür ucundaki insanın ne yiyip ne içtiğini, nereleri gezdiğini anbean takip edebiliyoruz. İletişim imkânları genişledi, mesafeler kısaldı. Ne var ki gönüller arasındaki mesafe pek de azalmış görünmüyor. Eski büyüklerimizin güzel tabiriyle, haberleşiyoruz ama hâlleşemiyoruz. Konuşuyoruz fakat birbirimizi yeterince dinlemiyor, aynı mekânı paylaşıyoruz ama birbirimizin dünyasına pek uğramıyoruz.
Yan dairemizde oturan komşumuzun adını bilmeden, aynı sofraya oturduğumuz aile fertlerimizin iç dünyasından habersiz geçip gidiyor ömür. Telefon rehberlerimiz dolup taşıyor ama sahici bir derdimiz olduğunda gönlümüzü açabileceğimiz, sebepsiz yere arayıp “Bir sesini duyayım dedim.” diyebileceğimiz kaç dostumuz var?
Çünkü insanın ihtiyacı kuru kalabalıktan ziyade gerçek yakınlık. Nasihat değil, dinlenmek; uzun açıklamalar değil, anlaşılmak; yanında birilerinin bulunması değil, kendisini gerçekten önemseyen bir gönlün varlığını hissetmek istiyor.
Zira insan, yaratılışı itibarıyla ünsiyete muhtaç bir varlık. Sevmek, sevilmek, bir ekmeği bölüşmek, bir derdi paylaşmak bizim mayamızda var. Aile, akrabalık, komşuluk ve dostluk yalnızca toplumsal hayatı düzenleyen ilişkiler değil, insanı hayata bağlayan manevî dayanaklardır. Bu bağlar zayıfladığında insanın yaşadığı dünya ne kadar genişlerse genişlesin, gönlü o nispette daralabiliyor.
İnsan insana emanettir. Selamın, ziyaretin, birlikte yenilen sıcak yemeğin, samimi sohbetin kıymetini yeniden fark etmeliyiz. Yolumuzu gözleyen yaşlılarımızı, anlaşılmayı bekleyen gençlerimizi, ilgimize muhtaç çocuklarımızı hayatın bitmek bilmeyen meşguliyetlerine kurban etmemeliyiz.
Kur'ân-ı Kerim'in “Müminler ancak kardeştirler.” (Hucurât, 49/10) hitabı, ortak bir inançla birlikte karşılıklı mesuliyeti de hatırlatıyor. Uhuvvet, tesanüd, sıla-i rahim ve komşuluk hukuku gibi değerler, insanı kendi dar dünyasından çıkarıp başkalarının hayatına ortak ediyor. Ne güzel bir fıtrat sırrıdır ki insan, bir başkasının yükünü hafiflettikçe kendi gönlünde de ferahlık buluyor.
Elbette her yalnızlık aynı değil. İnsanın zaman zaman kalabalıklardan uzaklaşmaya, kendi iç dünyasına dönmeye, tefekkür etmeye de ihtiyacı var. Nitekim Allah dostları, hakiki ünsiyeti bulmak için zaman zaman halveti tercih etmişlerdir. Onların aradığı, insanlardan kaçmak değil, Rabbiyle baş başa kalarak kalbini ve ruhunu beslemekti. Böyle bir inziva, insanı cemiyetten koparmak yerine insanlara karşı daha merhametli ve mesuliyet sahibi kılabilir.
Hepsinden öte, insanın hiçbir zaman bütünüyle sahipsiz ve kimsesiz olmadığını bilmesinin verdiği huzur var. “Nerede olsanız O sizinle beraberdir.” (Hadîd, 57/4) ayet-i kerimesi, kulun en tenha anında bile kalbine inen büyük bir teselli. Kimsenin duymadığı sesimizi duyan, kalbimizden geçenleri bizden iyi bilen bir Rabbimiz var. Bu hakikat, gönlümüze sükûnet verdiği gibi başkalarının dertlerine karşı da bizi daha duyarlı kılmalı.
Değerli Okuyucularımız,
Bu sayımızda modern zamanların giderek derinleşen meselelerinden biri olan yalnızlığı farklı yönleriyle ele alıyoruz. Aile içindeki uzaklaşmadan gençlerin dünyasına, dijital ilişkilerden dostluğa, cemaat ve cemiyet hayatından insanın Rabbiyle kurduğu ünsiyete kadar uzanan yazılarımızla kaybettiğimiz bağların izini sürmeye çalışıyoruz.
Gelin, birbirimize biraz daha vakit ayıralım. Daha dikkatle dinleyelim, daha sık kapı çalalım, aynı sofranın etrafında buluşalım. Birbirimizin sevincine ortak, kederine yoldaş olalım. Çünkü hayat yalnızca kendi işlerimizi yetiştirmekten ibaret değil; başkalarının hayatında da bir yerimizin, üzerimizde de onların hakkının bulunduğunu unutmamalıyız.
Yalnız değilsiniz! Yeter ki birbirimizi yalnız bırakmayalım.